17 Ağustos 1989
Hayal meyal hatırlıyorum. Trabant 601 marka arabanın arka koltuğundan yolu seyrediyordum. Önde de annemle babam. "Umut" ikisinin de gözlerinde can buluyor. Bulgaristan – Türkiye sınırındaki al bayrak gözlerinin beyazına yansıyor. Kapıkule kıyamet günü gibi. Arabalı insanlar, yürüyen insanlar, bavullu insanlar, ağlayan insanlar...
Onların son umutlarıydı Türkiyecilik. Evet, umudun adını Türkiyecilik koymuşlardı. Bu uğurda oğullarını, torunlarını verdiler. Tek istedikleri özgürce namaz kılıp Türkçe konuşabilmekti. Özgürce !
Ancak bulgar üniforması giymiş rus askerleri Türkçe konuşan, namaz kılan ve kendilerine silah zoruyla dayatılmış bulgar isimlerini kabul etmeyen bütün “isyankar !“ Türkleri alıp götürüyordu. Tutuklanan Türk gençlerinin hiçbiri geriye dönmedi.
Yüzlerce Türk genci, zorla alındıkları askerden tabutta döndü.
Açıklama: eğitim zayiatı !
Binlerce Türk, 2 Haziran - 22 Ağustos 1989 tarihleri arasındaki göç sürecinde kayıplara karıştı. Açıklama: Yok ! (“Eğitim Zayiatı” gibi şerefsiz bir açıklamadan daha iyi.)
Bütün bu çekilenlere rağmen 200 bin küsür Balkan Türkü anavatana ulaşmıştı. Ancak ortada garip bir şeyler vardı. Kendilerine Türkiye’nin yerlisi diyen bazı insanlar Balkan Türklerine “Bulgarlar” veya “Gavurlar” diye sesleniyordu. Birçok ev sahibi evlerini kiraya vermek istemiyor, birçok fabrika iş vermekten çekiniyor, iş verenler de maaşları kafalarına göre belirliyordu.
Gördükleri bu dehşet tablosu karşısında günden güne sindiler. Fabrikalardaki gülünç maaşlara bile ses çıkaramaz oldular.
17 Ağustos 1989’da, kapıkule’de, annemle babamın gözlerinde hayat bulan Umudun ölüşünü seyrettim dedemin gözlerinde. Haberlerde seyrettiği her facia karşısında, fabrikada ciğeri beş para etmeyen, babadan zengin genç patronlardan her azar işitişinde, göçmen konutlarında 2 odalı bir ev sahibi olmak için rüşvetçi devlet memurlarının önünde her sıraya geçişinde sulanan gözleri. Hiçbir zaman göstermediler bize göz yaşlarını. Ama bilirim. Karanlık tenha köşelerde bize görünmeden aktı o gözyaşları. Bize güçsüz görünmemek için.
Toprağını bırakıp gelmek değildi onu üzen. O toprağa bir daha dokunamayacak olmaktı. Kendi eliyle diktiği incir ağacını, kınalı kuzuyu, güzel gözlü eşeği, çocukluğunu, gençliğini, anılarını, sevinçlerini, hüzünlerini, ruhunun bir parçasını bırakıp gelmek üzüyordu onu. Çocuklarını büyüttüğü evi bırakıp gelmek. Yıllarca hasret duydukları anavatana gelince yitip giden o koca Umudun arkasından dökülen göz yaşlarıydı bunlar.
Dedemin hiç unutmayacağım sözleridir bunlar; “Biz toprağımızı, hayvanlarımızı bırakıp geldik. Bulgaristan’dan daha güçlü, daha temiz bir Türkiye hayal ettik. Ama gördük ki Türk’ün düşmana ihtiyacı yok. Kardeş kardeşi vurur olmuş. Hayalimizdeki Türkiye bu değildi”
Evet. Anahtar kelime bu; Hayalimizdeki Türkiye.
10 Yıl Sonra…
Bugün Ayaklarımın Yere Basmasının 10. Yıl Dönümü
17 Ağustos 1999
Akşam oldu. Sıradan bir akşam yemeği ve uyku.
Aniden, sıçrayarak uyandım. Annem kolumdan tutmuş. Yüzü bembeyaz kesilmiş. Kardeşim kucağında.
Koşarak evin korunaklı olduğunu düşündüğümüz bir noktasına sığındık.
Duvardaki saat gece 3’ü mü gösteriyor. Sallanıyor göremiyorum.
Cama bakıyorum. Karanlığın içinde hafif bir ışık var. Pus gibi. Karanlıkta parlayan sis gibi.
Karanlığın içinden, korku filmlerinden kaçmış bir gürültü geliyor.
Çocuk aklım. Dinazor mu acaba diyorum. King Kong’da olabilir. Garip bir uğultu dolduruyor kulaklarımızı.
Evimiz sallanıyor, dışarısı karanlık, etraftan çığlıklar yükseliyor. Holün duvarındaki çatlağın oluşumunu seyrediyorum.
Evimiz sallanıyor. Babamın gittiği günden daha fazla sallanıyor hem de. Dışarısı karanlık. Babamın gittiği günden daha karanlık. Etraftan çığlıklar yükseliyor. Babamın gittiği gün içimden yükselen çığlıklardan daha acı.
Evimiz, babamın gidişinden sonra ikinci kez sallanıyor. Şimdi yıkılacak diyorum. Dünyadaki yegane yaşama sebebim olan iki insan yanımda. Annem, kardeşim. Sımsıkı sarılıyorum. Babam nerede ? Babam olsa sallanmazdı belki.
Kanımın çekildiğini hissediyorum. Ürperiyorum.
Yuvamız sallanıyor. Babamın gidişinden sonra ilk kez ayaklarımın yere bastığını hissediyorum.
İnsanlar ölmüş.
13 yaşındaki çocukların babaları ölmüş.
Babaları yok şimdi. Babaları olsa sallanmazdı belki.

10 Yıl Sonra…
Bugün hesaplaşmamın ilk günü
17 Ağustos 2009
Okuduklarım ve öğrendiklerim ışığında biraz daha eskiye gidiyorum şimdi.
Onların son umutlarıydı Türkiyecilik. Evet, umudun adını Türkiyecilik koymuşlardı. Bu uğurda oğullarını, torunlarını verdiler. Tek istedikleri özgürce namaz kılıp Türkçe konuşabilmekti. Özgürce !
Ancak bulgar üniforması giymiş rus askerleri Türkçe konuşan, namaz kılan ve kendilerine silah zoruyla dayatılmış bulgar isimlerini kabul etmeyen bütün “isyankar !“ Türkleri alıp götürüyordu. Tutuklanan Türk gençlerinin hiçbiri geriye dönmedi.
Yüzlerce Türk genci, zorla alındıkları askerden tabutta döndü.
Açıklama: eğitim zayiatı !
Binlerce Türk, 2 Haziran - 22 Ağustos 1989 tarihleri arasındaki göç sürecinde kayıplara karıştı. Açıklama: Yok ! (“Eğitim Zayiatı” gibi şerefsiz bir açıklamadan daha iyi.)
Bütün bu çekilenlere rağmen 200 bin küsür Balkan Türkü anavatana ulaşmıştı. Ancak ortada garip bir şeyler vardı. Kendilerine Türkiye’nin yerlisi diyen bazı insanlar Balkan Türklerine “Bulgarlar” veya “Gavurlar” diye sesleniyordu. Birçok ev sahibi evlerini kiraya vermek istemiyor, birçok fabrika iş vermekten çekiniyor, iş verenler de maaşları kafalarına göre belirliyordu.
Deri fabrikalarında yerli işçilere nazaran daha düşük maaşlarla, en zor işlere koşulan göçmen işçilerin arasında dedem, dayım, teyzem, annem de vardı.
İnsanlık dışı muamele edilen bu insanların asıl meslekleri çiftçilikti. Topraklarını ve hayvanlarını bırakıp gelmişlerdi. Aynı zamanda sosyalist bir düzenden gelmişlerdi. Geldikleri yerde devletin memuru asli vazifesi olan bir işi yapmak için rüşvet istemiyordu. Parası olmayan bir hasta hastane kapılarında beklemiyordu. Dağdan inen mafya elini kolunu sallayarak mahallelerinde dolaşamıyordu.
İnsanlık dışı muamele edilen bu insanların asıl meslekleri çiftçilikti. Topraklarını ve hayvanlarını bırakıp gelmişlerdi. Aynı zamanda sosyalist bir düzenden gelmişlerdi. Geldikleri yerde devletin memuru asli vazifesi olan bir işi yapmak için rüşvet istemiyordu. Parası olmayan bir hasta hastane kapılarında beklemiyordu. Dağdan inen mafya elini kolunu sallayarak mahallelerinde dolaşamıyordu.
Gördükleri bu dehşet tablosu karşısında günden güne sindiler. Fabrikalardaki gülünç maaşlara bile ses çıkaramaz oldular.
17 Ağustos 1989’da, kapıkule’de, annemle babamın gözlerinde hayat bulan Umudun ölüşünü seyrettim dedemin gözlerinde. Haberlerde seyrettiği her facia karşısında, fabrikada ciğeri beş para etmeyen, babadan zengin genç patronlardan her azar işitişinde, göçmen konutlarında 2 odalı bir ev sahibi olmak için rüşvetçi devlet memurlarının önünde her sıraya geçişinde sulanan gözleri. Hiçbir zaman göstermediler bize göz yaşlarını. Ama bilirim. Karanlık tenha köşelerde bize görünmeden aktı o gözyaşları. Bize güçsüz görünmemek için.
Toprağını bırakıp gelmek değildi onu üzen. O toprağa bir daha dokunamayacak olmaktı. Kendi eliyle diktiği incir ağacını, kınalı kuzuyu, güzel gözlü eşeği, çocukluğunu, gençliğini, anılarını, sevinçlerini, hüzünlerini, ruhunun bir parçasını bırakıp gelmek üzüyordu onu. Çocuklarını büyüttüğü evi bırakıp gelmek. Yıllarca hasret duydukları anavatana gelince yitip giden o koca Umudun arkasından dökülen göz yaşlarıydı bunlar.
Dedemin hiç unutmayacağım sözleridir bunlar; “Biz toprağımızı, hayvanlarımızı bırakıp geldik. Bulgaristan’dan daha güçlü, daha temiz bir Türkiye hayal ettik. Ama gördük ki Türk’ün düşmana ihtiyacı yok. Kardeş kardeşi vurur olmuş. Hayalimizdeki Türkiye bu değildi”
Evet. Anahtar kelime bu; Hayalimizdeki Türkiye.
10 Yıl Sonra…
Bugün Ayaklarımın Yere Basmasının 10. Yıl Dönümü
17 Ağustos 1999
Babam evi terkedeli 4 yıl olmuş. 13 yaşındayım. Ailenin geri kalan bütün fertleri fabrikalarda sürünmekle meşgul olduğu için yaz tatilinde 6 yaşındaki kardeşime bakmak zorundayım. Gözüm hep dışarıda. Çocuk aklım hala dışarıda top oynayan yaşıtlarımda.
Akşam oldu. Sıradan bir akşam yemeği ve uyku.
Aniden, sıçrayarak uyandım. Annem kolumdan tutmuş. Yüzü bembeyaz kesilmiş. Kardeşim kucağında.
Koşarak evin korunaklı olduğunu düşündüğümüz bir noktasına sığındık.
Duvardaki saat gece 3’ü mü gösteriyor. Sallanıyor göremiyorum.
Cama bakıyorum. Karanlığın içinde hafif bir ışık var. Pus gibi. Karanlıkta parlayan sis gibi.
Karanlığın içinden, korku filmlerinden kaçmış bir gürültü geliyor.
Çocuk aklım. Dinazor mu acaba diyorum. King Kong’da olabilir. Garip bir uğultu dolduruyor kulaklarımızı.
Evimiz sallanıyor, dışarısı karanlık, etraftan çığlıklar yükseliyor. Holün duvarındaki çatlağın oluşumunu seyrediyorum.
Evimiz sallanıyor. Babamın gittiği günden daha fazla sallanıyor hem de. Dışarısı karanlık. Babamın gittiği günden daha karanlık. Etraftan çığlıklar yükseliyor. Babamın gittiği gün içimden yükselen çığlıklardan daha acı.
Evimiz, babamın gidişinden sonra ikinci kez sallanıyor. Şimdi yıkılacak diyorum. Dünyadaki yegane yaşama sebebim olan iki insan yanımda. Annem, kardeşim. Sımsıkı sarılıyorum. Babam nerede ? Babam olsa sallanmazdı belki.
Kanımın çekildiğini hissediyorum. Ürperiyorum.
Yuvamız sallanıyor. Babamın gidişinden sonra ilk kez ayaklarımın yere bastığını hissediyorum.
Durdu.
Dinazor değil Depremmiş.
Dinazor değil Depremmiş.
Ne uzun bir 30 saniye. Meğer 45 saniyeymiş. İlk 15 saniye uyumuşum. 13 yıl 15 saniye.
İnsanlar ölmüş.
13 yaşındaki çocukların babaları ölmüş.
Babaları yok şimdi. Babaları olsa sallanmazdı belki.

10 Yıl Sonra…
Bugün hesaplaşmamın ilk günü
17 Ağustos 2009
Yazarken ağlamışım.
Niye ağladım ki.
Baba senden nefret ediyorum!
Niye ağladım ki.
Baba senden nefret ediyorum!





